|
Yazar Hevi Zaycı
|
|
Cumartesi, 02 Ocak 2010 |
|
Sustuğum gece isyana çağırdı beni;
İliklerime dokunan çaresizlik,cehennem sıcaklığına tanıktır şimdi ve takatimin sınırlarını zorluyorum nicedir harabe olmuş kentlerin meydanlarında.
Sokaklar duman altı,sokaklar kan/revan... Adım başı kan paletleri,adım başı cesetler... Gidenler... Yitenler bir filmin son kareleri gibi durmadan tekrarlanan ölümler...
Oysa biz değilmiydik gidenlerin ardından karalar bağlayan/ağıtları yakan. Biz değil miydik eylül'lü günlere genç fidanlarımızı toprağa eken? Ve siz değil miydiniz çorak topraklara umut vaad eden? Siz değil miydiniz henüz bebek olamamış çocuklarımıza azrail olan!
|
|
Devamını oku...
|
|
Yazar Boran Nuwal
|
|
Pazartesi, 19 Temmuz 2010 |
|
Güneş, Dicle’nin etrafını sarmalayan dağların ardına sarkıyor, akşamın ayazı soğuk esintileriyle hissettiriyordu kendini. Bizler üşüyorduk, en çokta Deniz üşüyordu. Teninin sıcak olmasına karşın donar gibi bir hali vardı, titriyordu adeta. Kalın elbiseler giyilerek geçiştirilebilecek üşüme hissi değildi onunkisi; Çıkışsızlık duygusunun insanın iradesini etkisiz kılmasının bir belirtisiydi bu. Dolayısıyla etrafındaki olup bitenin kaygısını taşımıyordu. Bir tek ırmağın soğuk yüzüne vermişti kendisini; Gözlerindeki tek hareketlilikti, ırmağın dalgacıklarındaki oynaşı...
Büyüyen gölgeler Dicle’nin üzerindeki aydınlığın ardı sıra kaybolmasına yol açıyor, bununla birlikte ırmağın akıntısının farkındalığıda kaybolmaya yüz tutuyordu. Suyun kayalara çarparak çıkardığı ve insanın içinde sitem etme duygusu uyandıran sesi haricinde ıramağın akışkanlığının ayırtına varılamazdı.
|
|
Devamını oku...
|
|
Yazar Fırat Penaber
|
|
Cumartesi, 20 Şubat 2010 |
|
Yaramı hançerine akıttım…
Bu şarkımızın en güzel nakaratı, ne yaram hançerin olmadan yara, ne de hançerin yaram olmadan hançer değildir. Ve talihsizliğimizin en acımasız yerinde öykümüzün yarısı yeşererek çocukluğumuza dönmeli
Çünkü şimdi yüzüm yok ve kalbim her öğün darağacı, düğümlenmiş isimsizliğimizle asıyor. Ne kadar dipsiz bir dalgınlık… Yüzümün yokluğu…
Bir yanı gündüz diğer yanı gecenin soyuna tadı bulaşmış gözyaşı kokulu ilahi yalnızlık. Eşiğine sığınıyorum yüzünü görerek usanmadan yanaştığım bu uslanmaz dalgınlık penceresinde. Ve her görüşüm daha fazla miadını tüketiyor eylül ve ekimlerimin.
|
|
Devamını oku...
|
|
Yazar Emirali YAĞAN
|
|
Pazar, 28 Mart 2010 |
|
Şehrin dört ana garından dört ayrı yöne yolcu kaldıran trenler kalkıyordu. Hangi gardan yola çıkacağımı bilmez bir kararsızlık içinde kendimi sokağa attım.
Ev değil sadece, on yıldır gel-git takılı kaldığım dünyanın en büyük şehirlerinden Paris de işte yine daralmıştı üstümde. Kapıyı çarpıp çıkmak; sınırları nerede bittiğini kestiremediğim görünmez çemberi aşmak düşündüğüm tek şeydi. Evde, şehirde nem kaldı umurumda değildi; bildiğim tek şey gitmem gerektiği: nereye, bilmiyordum.
Güneye, Akdeniz’e yön alan trenlerden birini almaya niyetlendim önce. Olmadı, doğuya yolcu kaldıran bir trende buldum kendimi. Son durak, başka ülkelerin kapı aralığına kurulmuş bir sınır şehriydi.
|
|
Devamını oku...
|
|
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
|
| Sonuçlar 21 - 24 Toplam: 139 |